“The Phoenician Scheme”, Wes Anderson’ın şimdiye kadarki en duygusal filmi olabilir mi?
Karakter bolluğu ve olay örgüsündeki katmanlı yapılarına rağmen film, Benicio del Toro ile Mia Threapleton’ın canlandırdığı baba-kız ilişkisinde duygusal bir yoğunluk yakalıyor. Anderson bu kez görsel estetiğin ötesine geçerek izleyiciyi, bir adamın güce tutkusuyla kızının sevgisine duyduğu ihtiyaç arasında sıkıştığı bir hikâyeye davet ediyor.

Wes Anderson sinemasına aşinaysanız, onun kurduğu evrenlerde her detayın bir anlamı olduğunu bilirsiniz. Kadrajlar, renk paletleri, müzik kullanımı ve karakterlerin teatral mizahı… Hepsi yönetmenin anlatı stilinin ayrılmaz parçalarıdır. The Phoenician Scheme, Cannes Film Festivali’nin ana yarışma seçkisinde yer alan son film olarak, bu estetik dünyayı Ortadoğu esintili hayali bir coğrafyada yeniden kuruyor. Anderson, The Grand Budapest Hotel ve Asteroid City’de denediği hikâye içi hikâye yapısından bu kez uzaklaşıyor ve doğrudan bir anlatımla merkezine babalık, iktidar ve vicdan kavramlarını yerleştiriyor.
Anderson bu kez bizi, hayali bir Ortadoğu ülkesi olan Phoenicia’ya götürüyor. Ne tümüyle gerçek ne de tamamen fantastik olan bu ülke, yönetmenin kendine has evreninde hayat buluyor. Filmde pastel tonlara boyanmış çöl sahneleri, Orta Doğu mimarisini çağrıştıran geometrik yapılar ve tabii ki milimetrik kadrajlar öne çıkıyor. Ancak bu estetik zarafetin ardında, politik gerilimle harmanlanmış duygusal bir hikâye de var...

Zsa-Zsa Korda: Güç ve Vicdan Arasında
Filmin merkezindeki karakter Zsa-Zsa Korda, Benicio Del Toro’nun karizmatik ve çelişkili performansıyla hayat buluyor. Onu ilk kez, sabotaja uğramış özel uçağını kendi başına yere indirirken tanıyoruz. Bu absürt açılış, seyirciye hem mizahın hem de ölümün iç içe geçtiği bir ton vaat ediyor. Uçağın düşmesiyle bilincini kaybeden Korda’nın cennet sahnesi, Anderson’ın siyah-beyaz estetikle bezeli dini göndermeleriyle yeni bir anlatı katmanını da beraberinde getiriyor.
Zsa-Zsa Korda, yalnızca acımasız bir endüstriyel patron değil; aynı zamanda geçmişin günahlarıyla yüzleşmekten kaçınan bir baba. On yıllar süren altyapı projesi “Fenike Planı” onun için ekonomik bir hamle gibi görünse de, aynı zamanda ölümsüzlük arayışının ve varoluşsal tatminin de sembolü. Bu mega projenin inşasında köle emeği kullanılacağını öğrendiğimizde, karakterin vicdanına dair ilk çatlaklar beliriyor. Anderson burada modernleşme maskesi altındaki sömürgeci anlayışı alaycı ama etkili bir biçimde eleştiriyor.
Del Toro’nun hayat verdiği Korda, Anderson sinemasındaki tipik “ne kahraman ne de kötü adam” karakter çizgisini başarıyla yansıtıyor. Film boyunca izlediğimiz, gücü elinde tutan ama bir noktada ne için yaşadığını da sorgulamaya başlayan bir adamın dönüşüm hikâyesi.

Manastırda büyüyen Liesl (Mia Threapleton), babasının onu mirasçısı olarak çağırmasıyla birlikte, yılların biriktirdiği mesafeyi ve kırgınlığı da yanında getiriyor. Liesl’ın manastırdan çıkıp iş dünyasının ve politik entrikaların ortasına düşmesi, izleyiciye babasının geçmişiyle yüzleşmesini sağlayacak bir aynaya yaratmış oluyor.
Zsa-Zsa’nın üç eşinden biri olan Liesl’in annesinin ölümüne dair ortaya çıkan şüpheler, Zsa-Zsa’nın onu öldürmüş olabileceği ihtimalini gündeme getiriyor. Zsa-Zsa suçu kardeşi Nubar’a (Benedict Cumberbatch) atarken, Liesl hem ahlaki hem de duygusal bir hesaplaşma sürecine giriyor. Liesl karakteri Anderson’ın daha önce izlediğimiz kadın karakterlerinden daha içe dönük, daha az konuşan ve çok daha derin bir çizgide ilerliyor. Bu içe dönüklük, Liesl’in karakter gelişiminin filme yayılmasına ve izleyicinin derin bir duygusal bağ kurmasına olanak tanıyor.
Threapleton’ın sade ama etkili performansı da bu temayı güçlendiriyor. Liesl’ın sessizliği, Wes Anderson’ın önceki kadın karakterlerinden daha bastırılmış ve katmanlı bir yapıda.

Michael Cera’nın canlandırdığı Norveçli biyoloji öğretmeni Bjorn, entomoloji tutkusu, abartılı aksanı ve kafes içindeki böcekleriyle Anderson evrenine tam anlamıyla uyum sağlıyor. Doğaya düşkün, biraz sakar ama iyi niyetli Bjorn, hem Liesl’le hem de Korda’yla kurduğu bağ üzerinden filmin politik atmosferini yumuşatıyor.
Cera, Anderson sinemasına mükemmel şekilde entegre oluyor; yalnızca mizahi dokunuşlarla değil, aynı zamanda karakterine kattığı duygusal derinlikle de öne çıkıyor. Seyirciyle bağ kuran sıcak, çok katmanlı bir karakter çiziyor.

Anderson filmlerinin vazgeçilmezi olan geniş oyuncu kadrosu, bu filmde de dikkat çekiyor. Scarlett Johansson, Tom Hanks, Bill Murray, Benedict Cumberbatch, Willem Dafoe, Jeffrey Wright, Richard Ayoade, Hope Davis, Rupert Friend ve Bryan Cranston gibi isimler kısa ama etkileyici sahnelerde karşımıza çıkıyor. Özellikle Murray’nin Tanrı rolünde göründüğü sahneler, Anderson’ın metafizik ve mizah dengesinin en çarpıcı yansımalarından...
Zsa-Zsa’nın planı için girdiği diplomatik temaslar hem absürt hem de eğlenceli bir biçimde işleniyor. Riz Ahmed’le basketbol oynarken Amerikalılarla restleşmesi, Marseille Bob uğruna kendini kurşunlara siper etmesi, Anderson’ın aksiyonla mizahı harmanlamadaki ustalığını açıkça ortaya koyuyor.
Filmin dikkat çeken yönlerinden bir diğeri, Anderson’ın biçimsel takıntısının bu kez daha da belirginleşmiş olması. Ancak bu estetik yoğunluk yer yer anlatının önüne geçiyor. Özellikle politik gerilim ve yolsuzluk temalarının işlenişinde derinlik eksikliği hissediliyor. Filmin zaman zaman yüzeyde kaldığı, karakterlerin içsel çatışmalarının görsel estetiğin gölgesinde kaybolduğu hissediliyor.
Ancak Anderson’ın stilize dünyasında bu görsellik, aynı zamanda bir anlam taşıyıcıya da dönüşüyor. Filmin dekoratif dünyası yalnızca estetik bir tercih değil, aynı zamanda hikâyenin anlam katmanlarını besleyen bir yapı. Örneğin, Liesl’in kullandığı iki farklı mısır koçanı piposu, Zsa-Zsa’nın belgelerini sakladığı ayakkabı kutuları gibi ayrıntılar, Anderson’ın dünyasında kişisel tarihlerin ve kolektif belleğin sembollerine dönüşüyor.

Anderson’ın Sinemasal Diyalogları: Renoir, Welles ve Ötesi
Zsa-Zsa karakteri gerçek hayattan ve sinema tarihinden esinlenmeler taşıyor. Anderson’ın kayınpederi Fouad Malouf’a adanmış filmde, Osmanlı Ermenisi petrol devi Calouste Gulbenkian’dan, Orson Welles’in Mr. Arkadin filmine kadar birçok referans var. Bu göndermeler, Zsa-Zsa’nın hem kurmaca hem tarihsel olarak “yıkıcı ama vizyoner” bir figür olarak inşa edildiğini gösteriyor.
Anderson, filmde Jean Renoir’in 1939 yapımı klasiği La Règle du Jeu (The Rules of the Game)’ya stilistik bir gönderme yapıyor. Özellikle Zsa-Zsa Korda’nın altyapı projelerini tanıttığı mekanik diorama sahnesi, Renoir’in filminde bir aristokratın devasa bir müzik kutusunu sergilediği unutulmaz sahneyle paralellik kuruyor. Renoir’in filmi, İkinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa aristokrasisinin çözülüşünü hicvederken; Anderson ise benzer bir estetik anlayışı bugünün kapitalist sınıf yapısına ve küresel müdahaleciliğe dair eleştirilerle harmanlıyor. Bu yaklaşım, yönetmenin zaman dışı anlatım stilini yalnızca görsel olarak değil, düşünsel açıdan da zenginleştiren önemli bir katman.

The Phoenician Scheme, Wes Anderson hayranlarının kaçırmaması gereken bir film. Renkli görselliğin arkasına saklanmış katmanlı bir hikâye izlemek isteyen herkes için farklı ve ilgi çekici bir deneyim vadediyor. Mizah ile trajediyi, estetikle etik soruları bir araya getiriyor ve babasını sevmekle yargılamak arasında kalan bir kadının gözünden, başarının, gücün ve affedilmenin anlamını sorguluyor. Anderson’ın belki de en duygusal, en sert ve en gösterişli filmiyle karşı karşıyayız.
Yorumlar (0)
- Henüz yorum yapılmamış.


Yorum Yap