Analize geçmeden önce fragmana bir göz at derim. Sinners şu an vizyonda, sinemada izlenmeyi hak eden yapımlardan biri.
Vampir filmleri çoğu zaman kendini tekrar eden bir janrın tuzağına düşer. Kutsal su, sarımsak, güneş ışığı ve kalbe saplanan kazıklar gibi bilindik motifler, genellikle yalnızca farklı coğrafyalara taşınarak yeniden işlenir. Ancak Ryan Coogler’ın yazıp yönettiği Sinners, bu yorgun formülü baştan aşağı ters yüz eden bir yapım. Güney Gotik atmosferi, müzikal yapısı ve kültürel derinliğiyle dikkat çeken film, hem cesur bir sinemasal deney hem de Afro-Amerikan tarihine sinematografik bir saygı duruşu sunuyor.
Marvel evrenindeki başarılarıyla tanınan Ryan Coogler, bu kez farklı bir yöne sapıyor ve seyirciyi derin bir sosyal eleştirinin merkezine çekiyor. Prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapan Sinners ile Coogler, bir kez daha yönetmenlik becerilerini konuştururken, Amerikan toplumundaki sistematik adaletsizlikleri cesur bir şekilde ele alıyor.
Yoksulluk, İnanç ve Adalet Üzerine Çarpıcı Bir Anlatı
Film, Kaliforniya’nın kırsalında yaşayan siyahi bir ailenin trajik öyküsünü merkezine alıyor. Dini inançlarla şekillenmiş bir yaşam süren bu ailenin dört çocuğu, büyükanne ve büyükbabalarının yanında, toplumdan neredeyse izole bir şekilde yetişiyor. Ancak kader, onları suçla, adaletle ve nihayetinde medya ile yüzleştiriyor. Film, çocukların işlediği bir cinayetin ardından yaşananları ve bu olayın etrafında şekillenen sosyal tartışmaları mercek altına alıyor.
Coogler’ın kamerası, karakterlerin iç dünyalarına yakından odaklanırken, aynı zamanda daha büyük bir sistem eleştirisine de alan açıyor. Filmde inanç, cehalet, sevgi, şiddet ve medya manipülasyonu gibi temalar iç içe işleniyor.
Coogler, film boyunca alışıldık anlatı biçimlerinden kaçınıyor. Özellikle ikinci yarıda, olayların toplumsal ve hukuki yansımaları anlatılırken, klasik dramatik yapıdan uzak, belgeselvari bir üslupla ilerliyor. Yönetmen, karakterlerinin duygularını görkemli diyaloglarla değil, uzun sessizlikler, bakışlar ve sembolik imgelerle ifade ediyor.
Bu sessizlikler, filmin ritmini yavaşlatıyor ancak izleyiciye olayları sindirme ve düşünme alanı tanıyor. Coogler, filmin sonunda kolay bir dramatik çözüm sunmak yerine, her izleyiciyi kendi etik sorgulamasına davet ediyor.
Michael B. Jordan’ın Kariyerinin En İddialı Performansı
“Sinners”, Michael B. Jordan’a kariyerinin belki de en çarpıcı iki rolünü sunuyor: Jordan, Smoke ve Stack karakterlerinde iki farklı adamı canlandırırken hem fiziksel hem de duygusal olarak ikiye bölünüyor. Stack biraz hovarda, biraz serseri; Smoke ise lider ruhlu ama daha duygusal biri. Aralarındaki farkı sadece diyaloglarla değil, Ruth E. Carter’ın kostüm tasarımlarıyla da hissediyoruz. Jordan, özellikle Smoke karakterinde Annie (Wunmi Mosaku) ile kurduğu duygusal bağda oyunculuk anlamında zirveye ulaşıyor.
Filmin üçüncü önemli karakteri ise genç müzisyen Sammie. Miles Caton tarafından canlandırılan bu karakter, müziğiyle adeta geçmişle gelecek arasında bir köprü kuruyor. Bir sahnede, Sammie’nin gitarı aracılığıyla seyirci; Afrika’dan Çin’e, afro-fütürizmden geleneksel blues’a kadar uzanan bir müzikal yolculuğa çıkıyor. Bu sahne, Ludwig Göransson’un skoru ve Coogler’ın kamera diliyle birleşince sinemasal bir zirveye dönüşüyor.
Vampirler, Blues ve Afrofuturizm
Filmin merkezinde yer alan kuzen Sammie’nin olağanüstü bir blues yeteneği var. Onun gitarıyla çağırdığı müzik, sadece geçmişin ruhlarını değil, kelimenin tam anlamıyla vampirleri de cezbediyor. Bu beyaz vampirler – başlarında Jack O’Connell’in canlandırdığı Remmick’in bulunduğu üçlü – 1930’ların Afro-Amerikan kültürünün taze kanına susamış şekilde juke joint’e doğru yol alıyor.
Ancak bu vampirler sadece doğaüstü yaratıklar değil. Coogler, onları Afro-Amerikan kültürünü sömüren, beyaz egemen sistemin bir alegorisi olarak işliyor. Filmin ilerleyen dakikalarında ortaya çıkan müzikal sekanslar; Afrika ritimlerinden Çin dansçılarına, afrofuturist gitaristlerden caz tınılarına kadar uzanan bir görsel-işitsel senfoniye dönüşüyor. Sammie’nin müziği burada adeta zamanlar arası bir portala dönüşüyor.
Görsel ve İşitsel Bir Ayin: Ludwig Göransson’un Müziği
Filmin atmosferini güçlendiren en önemli unsurlardan biri kuşkusuz Ludwig Göransson imzasını taşıyan müzikler. Black Panther, Tenet ve Oppenheimer gibi yapımlarla tanınan, Oscar ve Grammy ödüllü besteci, Sinners için bu kez farklı bir yola sapıyor: blues.
Göransson, film müziklerini New Orleans’ta, eski bir kiliseden dönüştürülen bir stüdyoda kaydetmiş. “Babam blues gitaristiydi. Ben de bu müziğin içinde büyüdüm,” diyor Göransson. Ancak bu geçmişe rağmen, blues’un kökenlerine dair saygılı ve temkinli bir yaklaşım benimsediğini vurguluyor: “Blues’u yaratan insanlar kadar derin bir anlayışa sahip olduğumu söyleyemem. Onları taklit etmeye çalışmak gerçekçi olmazdı.”
Blues’un doğduğu topraklarda kaydedilen bu müzikler, filmi sadece sesle değil, ruhla da dolduruyor. Bu bağlamda, Göransson’un skorları yalnızca bir eşlik değil; anlatının kendisine dönüşüyor. Özellikle Sammie’nin gitarıyla yarattığı müzikal patlama anlarında, blues’un tarihi, afrofuturizm ve görsel anlatımla birleşerek ekrana bir tür görsel-işitsel ayin gibi yansıyor.
Sinematik Bakış Açısı ve Anlatı Cesareti
Coogler’ın sinema dili, “Sinners”ı sadece bir tür filmi olmaktan çıkarıp çok katmanlı bir anlatıya dönüştürüyor. Filmde “The Godfather” benzeri mafya anlatılarıyla, “Night of the Living Dead” tadında bir kuşatma kurgusu iç içe geçiyor. “O Brother, Where Art Thou?” havası, Amerikan halk müziğine ve köklerine yapılan göndermelerle belirginleşiyor. Aynı zamanda, Hoodoo inancı ve Güney folkloruna yapılan göndermeler, filme hem yerel bir bağlam hem de büyülü gerçekçilik katmanı ekliyor.
Coogler’ın 65mm IMAX kameralarla çektiği bu yapım, görüntü yönetmenliğinde hem epik hem de zamansız bir his yaratıyor. Ancak geniş formatın getirdiği bazı dezavantajlar da var: Güney’in doğası, pamuk tarlaları ve gölgelerle örülü atmosferi bazen arka planda kalabiliyor. Buna rağmen, film genel olarak görsel anlamda etkileyici bir bütünlük sunuyor.
Klişelerin Ötesinde
“Sinners”, klasik bir vampir filminden çok daha fazlası. Müzikal, korku, aile draması, suç filmi ve tarihi alegorinin sınırlarında geziniyor. Film, açılışından son jeneriğine kadar seyirciyi bir yolculuğa davet ediyor ve bu yolculuk sıradan bir anlatının çok ötesinde. Özellikle juke joint’in kapılarının vampirlere açıldığı sahneler, hem görsel şiddet hem de tematik yoğunluk bakımından zirveye ulaşıyor.
Filmin üçüncü perdesi, Coogler’ın kontrolü biraz kaybettiği ve tür klişelerine teslim olduğu anlar barındırsa da, anlatının duygusal gücü bu eksikliği dengeliyor. Coogler’ın son bölüme yerleştirdiği mid ve post-credit sahneleri, sadece devam filmi beklentisi yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda karakterlerin kaderine dair noktaları da tamamlıyor.

Geçmişle Kurulan Müzikal Bağ
“Sinners”, tam da Afro-Amerikan tarihinin silinmeye çalışıldığı bir dönemde geliyor. Film, bir tür kültürel direnç eylemi gibi. Vampirlerin sembolik anlamı burada belirginleşiyor: geçmişi silmeye çalışan sistem, kültürel hafızayı emen bir canavar. Ancak Coogler, bu hikâyeyi korkuyla değil; sevgiyle, müzikle ve sinemayla aktarmayı seçmiş.
Sonuç itibariyle “Sinners” hem anlatı cesareti hem de tematik zenginliğiyle yılın en özgün yapımlarından. Evet, kusurları var. Evet, zaman zaman fazla iddialı. Ama Coogler’ın bu kadar büyük oynamasına izin verilmesi bile başlı başına bir zafer. Hele ki günümüz Hollywood’unda, büyük riskler almaktan çekinen stüdyo sistemine karşı gelen bu denli kişisel ve politik bir film, affedilmesi değil, alkışlanması gereken bir 'günah'.
Yorumlar (0)
- Henüz yorum yapılmamış.


Yorum Yap