Pablo Larrain’in ismini 20. yüzyılın en ünlü sopranosu Maria Callas’tan alan yeni filmi Maria, yönetmenin kamerasındaki zarafet ve sanat yönetiminin başarısıyla kusursuz bir atmosfer yaratıyor. Ancak görüntülerin ötesine geçip karakterle bağ kurmak istediğimizde, maalesef beklediğimizi bulamıyoruz.
Pablo Larrain’in ne kadar usta bir yönetmen olduğu tartışılmaz. Maria filmi de bu ustalığın bir eseri olarak, müzikle ve sanatla dopdolu bir film. Lakin bir dönemin en ünlü opera sanatçısı Maria Callas’ın yaşamına ve sanatına ışık tutmaktan öte son günlerini yalnız, mutsuz ve olabildiğince güçsüz geçiren bir kadına, hissettiklerini tam olarak anlayamadan, yani karakterle gerçek bir bağ kuramadan öylece uzaktan bakmamızı sağlıyor.
Film, Maria Callas’ın vefat ettiği 16 Eylül 1977’de yerde yatan bedeninin etrafında toplanmış bir grup insanın görüntüsüyle açılıyor. Ardından onu sanki öldüğü an’a hazırlayan geçmişin trajedileriyle yüzleştiği, günlük rutinine halüsinasyonların ve ilaçların eşlik ettiği, anılarla, hesaplaşmalarla geçen son günlerine tanıklık ediyoruz.
Larrain’in diğer biyografik filmlerinde olduğu gibi bunda da tamamen kendine has bir anlatım tarzı olduğunu bilerek oturmak gerekiyor filmin başına. Maria Callas’ın kim olduğu hakkında pek fazla fikir sahibi olmayan bir izleyicinin, filmden sonra da zihninde net bir karakter yaratması pek mümkün değil. Callas’ın hayat hikayesine hâkim biri için çok daha fazla duygu ve empati vadediyor film. Çünkü sanatçının son günlerini onu bu noktaya getiren yaşanmışlıklarından bağımsızmış gibi izliyoruz. Onassis’le yaşadığı büyük aşk, hayatının en parlak yıllarını ona feda etmesi ve karşılığındaki hayal kırıklıkları, hiç peşini bırakmayan çocukluk travmaları.. Hepsi filmde sanki birer yardımcı öge olarak işleniyor. Callas’ın son günlerinde sahip olduğu ruh halinin geçmişin izlerini taşıdığını düşünürsek, onları bir kenara atmak filmi ister istemez sığ bir zemine oturtuyor. Maria’yı derinliksiz bir film olarak tasvir etmemize sebep oluyor.
1.jpg)
Sesini Arayan Bir Diva
Maria Callas bir zamanlar operanın en büyük isimlerinden biriyken, artık eskisi gibi şarkı söyleyemeyen yalnız ve mutsuz bir kadın olarak resmediliyor. Bir yandan eski güçlü sesine yeniden kavuşmak için opera binasına giderek başarısızlıkla sonuçlanan çalışmalar yapıyor, diğer yandan tamamen zihninde yaratığı bir gazeteciye verdiği röportajlar vasıtasıyla geçmişiyle yüzleşiyor. Bu yüzleşme Callas’ın insani yönlerini vurgulaması açısından film için oldukça önemli. Çünkü yönetmen anlatım dili olarak belli ki Callas’ı hayallerin ötesinde, o şaşaalı yaşantının içinde sunmayı değil, zaafları olan gerçek bir insan olarak resmetmeyi tercih ediyor. Bu tercihin sebebi izleyicinin karakterle empati kurması ve onu benimsemesine sebep olmaksa şayet, diyalogların pek yardımcı olmadığını söyleyebilirim. Çünkü başta Maria Callas olmak üzere tüm karakterler öylesine teatral konuşuyor ki, sanki izleyiciye bir kurmacanın içinde olduğunu her an hatırlatmak üzere yazılmış gibi.
1.jpg)
Maria’nın Göz Alıcı Hapishanesi
Senaryonun yalnızca Maria Callas’ın çöküşüne odaklanması ve anlatım dilindeki sıkıntılar oyunculukların da belli bir seviyeden öteye gidememesine neden oluyor. Halbuki film çok daha güçlü bir anlatımla harikalar yaratabilecek yıldızlarla dolu. Aynı durum görüntü yönetiminden set ve kostüm tasarımına kusursuz bir iş çıkaran teknik ekip için de geçerli. 1970’lerin Paris’ini yeniden canlandırırken her ayrıntı titizlikle düşünülmüş ve muazzam bir atmosfer yaratılmış. Callas’ın kendisi için bir hapishaneye dönüşen evinin görkemli tasarımı göz kamaştırıyor.

Göz kamaştıran bir diğer detay Haluk Bilginer’in makyajı ve mükemmele yakın performansı. Bilginer Maria Callas’ın büyük aşkı Yunan asıllı iş insanı Aristotle Onassis’e hayat veriyor. Callas’ın geçmişe döndüğü siyah-beyaz anlarda izleme şansı yakalıyoruz Haluk Bilginer’i. Toplamda dört flashback sahnesinden oluşuyor bu anlar. Onassis’in Maria ile tanışmasından vefatına kadar geçen süre, yalnızca bu dört sahneyle sınırlı. Replikleri oldukça kısıtlı olan Bilginer’in her şeye rağmen tek başına filmi sırtladığını, Onassis’in Maria’ya olan aşkını ve sahiplenici tarafını, çelişkili yönlerini, Maria’nın şöhretine karşı olan anlayışsız tavırlarını, ölüm döşeğinde bile ona duyduğu sevgiyi çok başarılı bir performansla perdeye taşıyor.
Giuseppe Verdi ve Giacomo Puccini gibi dev bestecilerin eserlerini dinledik Maria Callas’ın muhteşem sesinden. Peki 'Maria' bu eserlerin ağırlığını taşıyabilen bir film miydi? Evet demek oldukça zor. Pablo Larrain 20. yüzyılın en önemli sanatçılarından birinin son günlerini resmetmek isterken, sanki onun dehasını beyazperdenin ardında bırakmayı tercih etmiş gibi.
Yorumlar (0)
- Henüz yorum yapılmamış.


Yorum Yap