Türkiye sinemasının dikkat çeken isimlerinden Selman Nacar, “İki Şafak Arasında” (2021) ve “Tereddüt Çizgisi” (2024) ile başladığı yönetmenlik yolculuğunu bu kez dijital platforma taşıdı. Netflix’te yayınlanan “İstanbul Ansiklopedisi”, adını Reşad Ekrem Koçu’nun tamamlanmamış ansiklopedik eserinden alıyor ve bu çok sesli yapının izinden giderek İstanbul’u mekânsal, sosyolojik ve bireysel bir hafıza nesnesi olarak merkeze alıyor.
Sekiz bölümden oluşan dizide Nacar, Amasya’dan İstanbul’a gelen genç bir mimarlık öğrencisi olan Zehra ile İstanbul’dan Paris’e gitmek isteyen bir cerrah olan Nesrin’in yollarının kesişmesini merkezine alıyor. Bu karşılaşma, kent-kimlik ilişkisi, muhafazakârlık-sekülerlik çatışması, kadın temsilleri ve bireysel hafızanın şehirle kurduğu ilişki gibi çok katmanlı meseleleri tartışmaya açıyor.
İstanbul’un Hafızasında Gizlenen Kimlikler

“İstanbul Ansiklopedisi”, Koçu’nun çok yazarlı, çok katmanlı ve gayriresmî tarih anlatımına selam duran yapısıyla, dizinin her bölümünü belirli bir “madde” etrafında şekillendiriyor: Alçakdam Yokuşu, Bezm-i Alem Valide Sultan Camii, Emek Sineması, Galata Rıhtımı gibi mekânlar üzerinden İstanbul’un hem fiziksel hem kültürel topografyasını inşa ediyor.
Bu mekânlar yalnızca birer arka plan değil; karakterlerin iç dünyalarını yansıtan, onları dönüştüren, sembolik çatışmaları görünür kılan yapılar. Örneğin Zehra’nın ilk günleri Cihangir’in seküler mahallelerinde geçerken, daha sonra Çarşamba’daki bir evde kandil duasına katılması, karakterin kimlik ikilemini mekânsal düzlemde de ortaya koyuyor. Bezm-i Alem Camii ile Emek Sineması arasında gidip gelen bu yolculuk, izleyiciyi de Türkiye’nin ideolojik ve sınıfsal çelişkileriyle yüzleştiriyor.
Kimlik Bunalımı: Zehra’nın “Yersiz Yurtsuz” Arayışı

Henüz 20 yaşındaki Zehra, İstanbul’a geldikten sonra inancını ve geçmişini gizleyen, kendine yeni bir kimlik kurmaya çalışan biri. Seküler çevrelere uyum sağlama çabasıyla muhafazakâr yanını bastırıyor. İçki içme çabaları, kısa saç denemeleri, başında bereyle gezmesi… Tüm bu davranışlar, şehirde kabul görmek uğruna şekillenen bir kimlik dönüşümünü işaret ediyor.
Ancak dizi, bu dönüşümü karikatürleştirmek yerine onu ince dokunuşlarla işliyor. Zehra’nın yalnızca dindar-seküler çatışmasında değil, sınıfsal, kültürel ve bireysel anlamda da bir sıkışmışlık içinde olduğunu görüyoruz. Annesi Aylin ve Nesrin arasında kurulan metaforik bağ, onun iki farklı kadın figürü arasında gidip gelen iç çatışmasını da somutlaştırıyor.
Nefes Almak İçin Gitmek: Nesrin’in Hikâyesi

Dizinin ikinci ana karakteri Nesrin, İstanbul’un merkezine yerleşmiş, başarılı ve seküler bir kadın. Ancak geçmişte yaşadığı travmalar, sorumluluklar ve toplumsal baskılar onun bu şehirden uzaklaşmak istemesine sebep oluyor. Nesrin’in Fransa hayali yalnızca fiziksel bir kaçış değil, nefes alamadığı bir ülkeden uzakta var olma mücadelesi.
Zehra ile kurduğu bağ, bir tür mentor-öğrenci ilişkisi gibi başlasa da zamanla bu ilişki çok daha derinleşiyor. Nesrin’in ona evi bırakması, sahip olduğu hayatı genç bir kadına devretmesi, sadece fiziksel bir miras değil bir kuşağın umutlarını ve yarım kalmış hayallerini devretme jesti gibi... Nesrin’in hikâyesi tıpkı Emek Sineması gibi bastırılmış hafızanın, silinmiş mekânların ve kolektif yasın bir parçası hâline geliyor.
Başörtüsüyle Kurulan Anlatının Sınırları

Dizinin son bölümlerinde Zehra’nın kimlik çatışması başörtüsü etrafında sembolik olarak somutlaştırılıyor. Ancak bu tercih, karakterin daha önce çok daha incelikle ele alınan iç dünyasını tek bir sembole indirgeme riskini de beraberinde getiriyor. Zehra’nın aynı çatışmayı birçok farklı karakterle tekrar tekrar yaşaması, dramatik gücü zayıflatıyor ve anlatıyı tek yöne çekme riskini doğuruyor.
Oysa dizinin ilk bölümlerinde alkol, kıyafet, sosyal çevre gibi çeşitli kodlar üzerinden örülen kimlik ikilemi çok daha katmanlı. Başörtüsünün bu kadar merkezî hâle gelmesi, anlatının geri kalan çok sesliliğini gölgede bırakıyor. Zehra’nın başörtülü ya da başı açık bir kadın olmasının ötesinde, derin ve katmanlı bir iç dünyası var. İzleyiciye o dünyanın içinden daha geniş bir anlatı sunulabilirdi.
Yüzeysel Karakterler ve Yapısal Sorunlar

Dizi, Zehra ve Nesrin karakterlerinde görece başarı yakalamış olsa da, yan karakterler çoğunlukla yüzeysel kalıyor. Zehra’nın arkadaş çevresi, Fatıma ve diğer dindar karakterler, yalnızca temsili denge kurmak için eklenmiş hissi yaratıyor. Özellikle genç kuşaklar arasındaki iletişim önyargılarla kuşatılmış ve gerçek diyaloglara yer verilmemiş.
Aynı şekilde Aylin karakteri, dizinin dramatik çatısını taşıyabilecek potansiyele sahipken yeterince derinlikli işlenmemiş. Oysa Zehra’nın inançsal geçmişiyle yüzleşmesinde en güçlü temsilci Aylin olabilirdi. Bu boşluklar, dizinin sekiz bölümlük yapısında sürenin doğru kullanılamadığına işaret ediyor.
Görsel ve Anlatının Ritmi

Barış Aygen’in görüntü yönetmenliği, İstanbul’u bir karakter gibi resmederken, şehri karakterlerin iç dünyasına göre biçimlendiriyor. Amasya bölümü sisli ve soğuk atmosferiyle taşranın boğuculuğunu başarıyla yansıtıyor, İstanbul sahneleri ise hem cezbedici hem de itici yüzleriyle karşımıza çıkıyor. Nostaljik müzikler, geçiş planları ve sahne ritmi, özellikle ilk beş bölümde dizinin tonunu etkileyici kılıyor.
Ezgi Moyan ve Selim Çetintaş’ın kurgusu, farklı zamanları ve mekânları akıcı bir biçimde bağlayarak anlatıyı taşıyor. Ancak son üç bölümde ağırlaşan sembolizm ve tekrar eden çatışmalar, bu kurgu temposunu zaman zaman sekteye uğratıyor.
Sonuç: Yarım Kalmış Cümleler

“İstanbul Ansiklopedisi” tıpkı adını aldığı eser gibi, tamamlanmamış ama gücü yadsınamaz bir yapım. Anlatısında eksiklikler, yüzeysel karakterler, tekrar eden çatışmalar olsa da; izleyiciye şehirle, kimlikle ve kadın olmanın ağırlığıyla yüzleşme şansı sunuyor. Dizi, yer yer Berkun Oya’nın “Bir Başkadır”ı ile karşılaştırıldı ancak bana kalırsa çok daha kişisel ve içe dönük bir anlatı sunuyor.
Selman Nacar, bu diziyle sinemasal yolculuğunda yeni bir kapı açtı. Kimi zaman güçlü metaforlarla, kimi zaman ise sadece iki kadının göz göze bakışıyla şekillenen bu anlatı; İstanbul’un çok sesli, çelişkili ve katmanlı doğasını aktarmayı başarıyor.
Kadın Temsili Üzerine Son Bir Not:
“İstanbul Ansiklopedisi” gibi yapımlar, kimlik meselelerini merkeze alarak toplumun farklı katmanlarına temas etmeye çalışıyor. Ancak bu çaba, kimi izleyicilerde tekrar eden bir “mağduriyet anlatısı” olarak yankı bulabiliyor. Özellikle başörtülü kadınların yaşadıklarıyla ilgili temsillerin sinemada ve dizilerde sıkça görünür hâle gelmesi, toplumun diğer kesimlerinin yaşadığı baskı ve mücadelelerin geri plana itildiği algısını yaratabiliyor.
Bu bakışa göre; yıllardır toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, şiddete, tacize, hukuksuzluğa karşı mücadele eden, özgürlük talepleri nedeniyle bedel ödeyen seküler ve devrimci kadınların deneyimleri de en az dindar kadınların yaşadıkları kadar görünür olmalı. Kadın özgürlüğü yalnızca tek bir kimlik biçimiyle özdeşleştirilmemeli; aksine, bütün kadınların farklı koşullarda verdikleri mücadeleler aynı hassasiyetle ele alınmalı. Çünkü baskının biçimi kadar, görünmezliği de temsil adaletini etkiler.
Bu noktada, sinema ve televizyonun sorumluluğu yalnızca temsil etmek değil, temsiller arasında denge kurmak, farklı kadınlık hallerini karşılaştırmaya değil, yan yana düşünmeye davet etmektir. “İstanbul Ansiklopedisi”, bu dengenin zaman zaman bozulduğu, ama tartışmayı açık bırakan yapısıyla hem eleştiriyi hem diyaloğu mümkün kılan bir iş olarak karşımızda duruyor.
Yorumlar (0)
- Henüz yorum yapılmamış.



Yorum Yap